Misafir “tuvaleti kullanabilir miyim?” dediği an, evde bomba ihbarı yapılmış gibi alarm öter. Kalbin 180’e çıkar, bacakların otomatik pilota geçer. Ağzın “tabii tabii buyurun” derken, beynin “YA KLOZETİN KAPAĞI AÇIK MIYDI? O HAVLU 3 GÜNDÜR ORADA MI DURUYORDU?” diye çığlık atar.
Koşarsın. Salondan geçerken sehpanın üstündeki cips kırıntılarını tek hamlede cebine atarsın. Kapıya varırsın, elin titreyerek kolu çevirirsin. İçerisi ışık hızında taranır: Sabunlukta saç var mı? Klozet fırçası kaçmış mı? O yedek rulo ortada mı duruyor, yoksa duvara monte mi? Klozet kapağı kapalı mı? Kapalı. Şükür.
Ama yetmez. Havluyu düzeltirsin, kokuyu sıkarsın, ışığı kapatıp açarsın ki “bakın tertemiz, yeni açtım” mesajı veresin. Misafir gelir, sen kapıda bekçilik yaparsın. İçeriden su sesi gelir, sen rahatlarsın. Demek ki sifon çalışıyor.
Misafir çıkar, “ellerinize sağlık, çok temizmiş” der. Sen gülümsersin ama içinden “3 dakikada Auschwitz temizliği yaptım” diye bağırmak gelir.
Sonra misafir gidince tuvalete tekrar girersin. Misafir havluyu yamuk bırakmıştır. Yine düzeltirsin. Çünkü bir dahaki misafir gelene kadar, o havlu senin namusundur.