| 14 Mart 2026, 07:45 | |
|
İçeriği görmek için buraya tıklayarak kaydolunuz.
Yeniçeriler; cemâatliler, bölüklüler ve sekbanlar diye üç sınıfa ayrılmışlardı. 196 ortanın 101i cemâatli, 61i bölüklü, 34ü de sekban ortasıydı. Cemâat ortalarından 60, 61, 62 ve 63. ortalar İstanbulda otururlar, pâdişâhın merasim günlerinde maiyyet askerini teşkil ederlerdi. Bunlara solaklar denirdi. Diğerleri hudut kalelerine taksim edilmiş olup, bu kalelerin muhâfazasıyla vazifeliydiler. Bölük ortalarından 31i İstanbulda Sancak-ı şerifin muhâfazasıyla, diğer otuzu da, otuz iç vilâyet merkezinde iç kalelerin muhafazasıyla vazifeliydiler. Sekban ortaları ise, pâdişâhın av maiyyeti idi. Osmanlı pâdişâhlarının eğitimi geliştirmek için tertipledikleri muhteşem ve büyük sürek avları sekbanlar tarafından hazırlanırlardı. İstanbul civarındaki mîrî çiftliklerin muhafazası onlara bırakılmıştı. İstanbulda bulunan cemâat ve bölük ortaları aynı zamanda büyük şehrin inzibat ve âsâyişiyle vazifeliydiler. Her semt bir ortanın emrine verilmişti. Her semtte kolluk denilen bir yeniçeri karakolhânesi vardı.
Hor yeniçeri ortasının nişan denen bir bayrağı ve alâmeti vardı. Nişanlar, bayrak üzerine işlenirlerdi. Yeniçeri ocağının bayrağına, ocağın sünnî mezhebe, mensub olduğunun işareti olarak İmâm-ı azam bayrağıdenilirdi. Bu; beyaz ipekten, üstüne altın sırma ile bir tarafına; İnnâ Fetahnâ leke fethan mübînâ, diğer tarafına da; Ve yensurekellahü nasran azîzâ âyet-i kerîmesi işlendiği bir sancaktı. Ordugâhda yeniçeri ağasının çadırı önüne dikilirdi. Merasimlerde yeniçeri ağasının atının önü sıra götürülürdü. Bu bayrağı taşıyan yeniçeriye başbayrakdâr denilirdi. Ocağın bir de alay bayrağı vardı ki, bu da yarısı sarı, yarısı kırmızı ipek bir bayraktı. Her yeniçeri ortasının, üzerlerinde orta nişanlarının işlenmiş olduğu uçları çatal bayrağı vardı. Her ortanın çorbacı denilen bir kumandanı, odabaşı denilen bir kumandan muavini, vekilharç ünvânlı bir idare memuru ve bayraktârıvardı. Ortanın en kıdemlisine başeski, aşçıbaşısına usta, aşçı muavinine baş karakullukçu denilirdi. Yeniçeriler başlarına börk denilen beysız keçeden bir külah giyerlerdi. Bir buçuk ayak (45 cm) kadar yükseklikte olan bu külahın üstünden omuzlara kadar yatırma denilen bir çuha parçası düşerdi. Yatırma yeniçeri neferinin ensesini tamamen örterdi. Börkün ön kısmında ve tam alnın ortasında gümüşden veya pirinçden yapılmış olan tüylük yâhud kaşıklık denilen bir kısım vardı. Börkün başa geçen ağız kısmı da daltac adı verilen çepeçevre nakışlı bir şeridle çevrilmişti. Daltacı, dört-beş parmak eninde olup da arkasına yatırması olmayan yeniçeri külahına da üsküf denirdi. Yeniçerilerin ayakkabıları şehirde ökçesiz yemeni, seferde yandan kopoalı bir çeşit çizmeydi. Zabitler (subaylar) sarı, neferler kırmızı sahtiyandan ayakkabı giyerlerdi. Ocak zabitleri her türlü tören ve ordu alaylarında özel üniforma giyerlerdi. Her yeniçeri ortasının, içinde yemeklerini pişirdikleri kışlalardaki mutfaklarda duran büyük kazanları vardı. Yeniçeriler, kazanlarına ocaklarının mukaddes bir değeri olarak bakarlardı. Harbde kazanın düşman eline geçmesi, o orta için büyük felâket sayılırdı. Ortaları ile ilgili bir işi görüşecekleri zaman kazanın etrafında otururlardı. İsyan ânında kışlalardan kaldırılan kazanlar büyük törenle ihtilâlin idare edileceği meydana götürülürdü. Kazan kaldırmak; hükûmete karşı ayaklanmak, isyân etmek demekti. İstanbulda eski odalar ve yeni odalar adı ile iki büyük yeniçeri kışlası vardı. Eski odalar Şehzâde Câmiinin karşısında, yeni odalar da Aksarayda Etmeydanında idi. Her iki kışlada geniş bir avlunun etrafını çeviren, önü revaklı odalardan meydana gelmişti. Avlunun ortasında orta câmi denilen bir mescid vardı. Yeniçeri ayaklanmaları arefesinde ilk toplantılar hep bu orta câmilerde yapılırdı. Yeniçeri ocağının kaldırılmasından sonra bu kışlalar halk tarafından tahrib edildi. Yeniçeri ocağı neferlerine ulufe denilen maaş verilirdi. Acemi bir yeniçeri neferine ilk devirlerde ocağa kaydı ile beraber, iki akçe yevmiye bağlanırdı. Sonraları bu beş-altı akçeye çıkarılmıştı. Gösterilen yararlılıklar ve hizmetler karşılığı da ulufeleri arttırılırdı. Yapılan bu artışlara terakkîdenirdi. Bu suretle yevmiyeleri on-on beş akçe olan yeniçeriler bulunurdu. Harblerde serdengeçti yâni fedâî yazılanlar, sağ döndükleri zaman yevmiye beş-on akçe terakkî alırlardı. Ulufeler üç aydan üç aya, yılda dört taksitte ve dîvân-ı hümâyûnda düzenlenen törenle dağıtılırdı. Taksitleremevâcib denirdi. Neferlerin ulufesinden başka her yeniçeri ortasına ekmek, et, yağ, bulgur ve mum verilirdi. Her nefere de senede, bir kat elbise veya bedeli verilirdi. Ocak disiplini sağlam olduğu devirlerde yeniçeriler, geceleri kışlalarındaki koğuşlarından başka yerde yatmazlardı. Askerlik tâliminden başka bir şeyle uğraşamaz ve emekliye ayrılıncaya kadar da evlenemezlerdi. Emekliye ayrılan yeniçeriye oturak denilir ve kendisine ölünceye kadar emekli gündeliği verilirdi. Emekli olduktan sonra evlenenler öldüğü zaman, geride bıraktığı dul ve yetimlere fodla denilen maaş bağlanırdı. Suç işleyen yeniçeri ancak kendi ortası neferleri huzurunda ve kendi koğuşunda cezalandırılırdı. Ocaktan kovulmaya keçe külah etmekdenilirdi. Bir yeniçeri, ortasını değiştiremezdi. Ocak disiplininin bozulduğu devirlerde bir ortadan öbürüne geçmeye semer devirmek denilirdi. Suçlu yeniçeri merasimle ihtar edilir, habs edilir, kale hizmeti ile sürgün edilir veya keçe külah edilip, ocaktan tard edilirdi. Îdâma mahkûm edilen bir yeniçeri evvelâ ocaktan tard edilir, sonra boynu vurulmak suretiyle îdâm edilirdi. Bir yeniçeriye îdâm hükmü, ancak ağa dîvânında verilirdi. Bir odabaşı da emrindeki yeniçerilere ancak otuz dokuz sopaya kadar dayak cezası verebilirdi. Osmanlı Devletinin kuruluş ve yükseliş devirlerinde hizmetleri görülüp, on beş ve on altıncı yüzyıldaki büyük fetihlere katılan yeniçeriler, on altıncı yüzyılın sonlarına doğru bozulmaya başladı. Kânûnî Sultan Süleymân Hanın vefâtından sonra, kânunlarına riâyet edilmediğini ve bahşişlerinin verilmediğini ileri sürerek, serkeşçe tavır takınan yeniçeriler, Zigetvar seferi dönüşünde eski odalar önünde (şimdiki Şehzâde Câmii karşısı) durup ileri gitmemeye veya saray kapısını kapatıp, sultan İkinci Selîm Hanı içeri sokmamaya karar verdiler. Eski odalar önünde bir müddet bekleyerek, taşkınlık gösterdiler. Yeniçeri ağası Ali Ağa, bu hâlin neticesinin kendi hayâtına mâl olacağını düşünerek, onları yatıştırmak istedi. Fakat dinlemeyip, Topkapı Sarayının avlusuna giderek Bâb-ı hümâyûnu kapatıp kimseyi içeri bırakmadılar. Sultan İkinci Selîm Han bu taşkınlıklar karşısında; Cümle bahşiş ve terakkîleri verilsün. Makbûlümdür deyince, ortalık yatıştı ve Pâdişâh saraya girebildi. |
|
| 14 Mart 2026, 07:45 | |
|
İçeriği görmek için buraya tıklayarak kaydolunuz.
Bu gibi bâzı hâdiseler istisna edilecek olursa, yeniçeri ocağındaki asıl bozulma, sultan üçüncü Murâd Han zamanında başladı. Sonraları muhtelif vesilelerle bu bozukluk genişlemek suretiyle ve fasılalarla bir asır boyunca devam etti. Gün geçtikçe kuloğulları adıyla yeniçeri yetimlerinin, kul-kardeşleri adıyla serhat ve taşra kalelerinde hizmet etmiş olanların, 1583den sonra da yeniçeri ağasına tanınan hakla, ağa çırakları adıyla bir nevî kontenjandan kimselerin yeniçeri ocağına alınması, düzeni bozdu. Sultan İkinci Selîm Han zamanında on iki bin üç yüz mevcudu olan yeniçeri ocağı, on yedinci asrın başlarında otuz yedi bin altı yüze ulaştı. Sultan dördüncü Murâd Han zamanında da kırk altı bini geçti. Daha sonra dört devletle dört cephede on altı sene süren muhârebeler sırasında, ocak mevcudu yetmiş bini aştığı gibi, bunların maaşlarının verilmesi de müşkül bir hâl aldı.
Yeniçeri ocağının manevî güç kaynağı olarak kabul edilen Hacı Bektâş-ı Velî tarafından kurulan bektâşîlik tarîkatı, Eshâb-ı kiram düşmanı hurûfîler tarafından ele geçirildi. İslâmiyetin emirlerine ters fikirler ileri süren bu sahte bektâşîler de yeniçeri ocağına sızdılar. Zamanla yeniçeriler üzerinde etkili oldular. Bu sapık hurûfîlerin tesiriyle sık sık kazan kaldıran yeniçeriler, halkın huzurunu bozmaya başladılar. Sultan birinci Ahmed ve sultan birinci Mustafa Handan sonra genç yaşta pâdişâh olan sultan ikinci (Genç) Osman Han, bizzat ordunun başında katıldığı Lehistan seferinde yeniçerilerin gayretsizliklerini gördü. Yeniçeri ocağının mevcudunu anlamak için yaptırdığı yoklamada, ocak mevcudunun maaş defterinde yazılı olan mikdârdan az olduğunu tesbit ederek parayı kesti. Sultan İkinci Osman Han, bu disiplinsizlik ve keşmekeşliğe son vermek için kapıkulu ocaklarını kaldırarak Anadolu, Suriye ve Mısır Türklerinden meydana gelen, sâdece askerlikle uğraşan, pâdişâhın emirlerine mutlak itaat eden bir ordu kurmak istedi. Hem bu orduyu teşkil etmek, hem de hac ibâdetini yerine getirmek üzere Hicaza gitmeye karar verdi. Pâdişâhın niyetini saraydaki adamları vasıtasıyla öğrenen ve mevcûd olmayan askerleri mevcûd gibi göstererek yevmiyelerini alan ocak ağaları, yeniçerileri Pâdişâh aleyhine kışkırtarak isyân çıkardılar. Sultan İkinci Osman Hanın hac ibâdeti için Hicaza gitmesine karşı çıkan yeniçeriler, kendilerine katılanlarla birlikte Atmeydanına (Sultanahmet meydanı) geldiler. Sultan İkinci Osmanı alarak Orta Câmiine götürdüler. Yolda bir hükümdara, bir Osmanoğluna târih boyunca asla reva görülmemiş hakaretler yaptılar. Bu sırada hasta hâlde bulunan sultan Mustafayı tahta oturttular. Yeni sadrâzam olan Dâvûd Paşa en güvendiği adamlarına Sultanı Yedikuleye götürerek boğmalarını emr etti. On cellâdın hücumlarına karşı koyan Genç Osmanın boynuna cebecibaşı tarafından kemend atıldı. Bu sırada ona hücum edenlerden biri, Genç Osmanın husyelerini sıkarak 20 Mayıs 1622de şehîd etti (Bkz. Genç Osman). Sultan birinci Mustafanın hastalığı sebebiyle haledilmesinden sonra, tahta geçen dördüncü Murâd Hanın ilk zamanlarında, yeniçerilerin hükümete ve halka karşı hareketleri tahammül edilemez hâle geldi. Küçük yaşta tahta geçen dördüncü Murâd Han, idareyi bizzat eline aldıktan sonra, yeniçeriler hakkında sıkı tedbirlere baş vurdu. Ontarı adım adım tâkib etti. Kânun gereği yeniçerilerden kıdemli ve hizmetleri görülenleri, başka suretle taltif ederek ocaktan uzak tutmaya çalıştı. Yeniçeri ocağının lüzumundan fazla artmış olan mevcudunu ideal seviyeye indirmek için tedbirler aldı. Kendisinin malûmatı olmadan ocağa asker alınmasını yasakladı. Emrini yerine getirmeyerek rüşvetle ocağa adam kaydeden yeniçeri kâtibi Osman Efendiyi îdâm ettirdi. 1632de sadrâzam Hüsrev Paşanın azledilmesine karşı çıkan süvarilerle birlikte hareket eden yeniçeriler, üç gün saraya hücum ederek, Hüsrev Paşanın azline sebeb olanlardan on yedi kişinin başını istediler. Sarayın Orta kapısına kadar gelip ulemâyı oraya davet ettiler. Yeniçerilerin taşkınlıkları üzerine vezîriâzam Hâfız Ahmed Paşa, sadâret mührünü sultan dördüncü Murâd Hana teslim ederek saraydan gizlice ayrıldı. Orta kapıdan içeri giren yeniçeriler, Dîvân-ı hümâyûn önüne gelerek Pâdişâhı ayak dîvânına çağırdılar. Sultan dördüncü Murâd, Bâbüsseâde önüne çıkıp ayak dîvânı yaptı ve yeniçerilerin isteklerini sordu. Onlar listesi verilmiş olan on yedi kişinin öldürülmek üzere kendilerine teslimini istediler. Yapılan nasîhati ve verilen cevâbı dinlemediler. İstedikleri yapılmadığı takdirde başka bir şehzâdeyi hükümdar yapacaklarını îmâ ederek, Pâdişâhın oturduğu tahtın yanına kadar sokuldular. Nasihatlerinin dinlenmediğini gören Pâdişâh, tahttan kalkarak Bâbüsseâdeden içeri girdi. Bunun üzerine âsiler büsbütün galeyana gelip; Madem ki bu on yedi kişiyi vermedin, biz işimizi biliriz diye tehdidde bulundular. Çaresiz kalan dördüncü Murâd, saraydan gizlice ayrılarak Üsküdara kaçan sadrâzam Hâfız Ahmed Paşayı geri getirtti. Pâdişâhın müşkül durumunu gören Hâfız Ahmed Paşa, besmele çekerek âsî güruhunun içine daldı ve isyâncılar tarafından şehîd edildi. Hâfız Ahmed Paşanın fecî şekilde şehîd edildiğini gören Pâdişâh, üzüntüsünü belirterek ve ağlayarak içeri girdi. Listede bulunan diğer görevlilerin azledilmesiyle isyâncılar yatıştılar. Bu hâdiseden kısa bir süre sonra Murâd Han, isyâncıları tahrik eden Hüsrev Paşayı îdâm ettirdi. |
|
| 14 Mart 2026, 07:46 | |
|
İçeriği görmek için buraya tıklayarak kaydolunuz.
Hüsrev Paşayı îdâm edenlerden intikamını almak isteyen yeniçeriler, aynı sene içinde tekrar isyân ettiler. Saraya gelerek, sultan Murâdı ayak dîvânına çağırdılar. Bâzı kimselerin öldürülmek üzere kendilerine teslimini istediler ve; Gayri sana itimâdımız kalmadı dediler. Sultan Murâd, katlini istedikleri adamları vermek istemeyince de; Bu dediklerimizi bize vermezsen sen bize pâdişâhlık edemezsin dediler. Halk arasında, hükümdar, şehzâdeleri boğdurmuş diye şâyiâ çıkararak, şehzâdeleri görmek istediklerini bildirdiler. Pâdişâh, kardeşleri; Bâyezîd, Süleymân, Kâsım ve İbrâhimi içerden getirterek gösterdi. Onlara bir şey yapmayacağına dâir kefil istediler. Recep Paşa ile şeyhülislâm Ahîzâde Hüseyin Efendinin kefil olmaları üzerine yatıştılar. Fakat başlarını istedikleri kimseleri saklandıkları yerlerden buldurarak öldürdüler. Veziriazam olan Recep Paşanın tahrikiyle bir ara sultan dördüncü Murâd Hanı hal için plânlar hazırladılarsa da cesaret edemediklerinden vaz geçtiler. Dördüncü Murâd Han ise, yeniçerileri kışkırttığını tesbit ettiği Recep Paşayı îdâm ettirdi. Bundan sonra idareye hâkim olan ve hâdiselerden tecrübe edinen sultan dördüncü Murâd Han, kapıkulu ve yeniçeri ocaklarından kanunnâmesine uymayanlara karşı temizlik hareketi başlattı. Ocağın ıslâh edilmesiyle ilgili tedbirler aldı. Aldığı bu tedbirler ve kurduğu düzen, 1644 senesine kadar devam etti.
Sultan dördüncü Murâd Hanın vefâtından sonra yerine geçen kardeşi sultan İbrâhimin saltanatı yıllarında yeniçeri ocağının düzeni tekrar bozuldu. Yeniçerilerin isyân etmeleri üzerine sultan İbrâhim de hal edildi. Yerine geçen sultan dördüncü Mehmed Hanın saltanatının ilk yıllarında yeniçeri ocağında hiç disiplin kalmadı. 1656 senesinde isyân eden yeniçeriler, öldürülmesini istedikleri otuz kişinin listesini Pâdişâha gönderip ayak dîvânı istediler. Yeniçerilerin nasihatle yatışmamaları üzerine Pâdişâh ayak dîvânına çıktı. Listede ismi zikredilenlerin mallarının müsadere edilip sürgün edileceklerini bildirdiyse de yeniçeriler; Hayır! Katlolunmadıkca feragat etmeyiz diye diretince, isteklerini kabul etti. İsyancılar, listede yazılı kişileri yakalayıp boğarak öldürdükten sonra, çınara astılar. Bu hâdise târihe vaka-i vakvâkiyye veya çınar vakası olarak geçti. 1656da vezîriâzam olan Köprülü Mehmed Paşa, yeniçeri ocağında sultan Murâdın yaptığı ıslâhata benzer düzenlemeler yaptı. Köprülü Fâzıl Ahmed Paşa, Merzifonlu Kara Mustafa Paşa, Fâzıl Mustafa Paşa, Amcazade Hüseyin paşa gibi vezîriâzamlar da Köprülü Mehmed Paşayı tâkib ettiler. Ancak istenen netice alınamadı. On sekizinci asır başlarında ocaktaki disiplinsizlik çok artmış, devlet idaresine müdâhaleleri de son haddine varmıştı. Sultan üçüncü Ahmed Han devrinin güçlü ve yenilik tarafdârı vezîriâzamı Nevşehirli Dâmâd İbrâhim Paşa sonuçtan ümitsiz olduğu için yeniçeri ocağını ıslâh yoluna gitmedi. Ocağı aynı şekliyle muhafaza etti. Bunun yanında teknik sınıflardan başlamak üzere modern bir ordu kurmak için teşebbüse geçti. Nevşehirli Dâmâd İbrâhim Paşanın yeni bir ordu kurma niyetini anlayan yeniçeriler, 1730da Patrona Halilin etrafında toplanarak isyân çıkardılar ve vezîriâzamı şehîd ettiler. Sultan üçüncü Ahmed, isyâncıların isteklerinin sonunun gelmeyeceğini, kendisinin de tahttan ayrılmasını isteyeceklerini bildiği için, kendi eliyle yeğeni şehzâde Mahmûdu tahta geçirdi ve köşesine çekildi. Tahta geçen sultan birinci Mahmûd Han, Avrupa tarzında modern bir ordu kurmaya teşebbüs etti. Teknik sınıflardan başlayarak yeni birlikler meydana getirmeye çalıştı. Fakat asıl ıslâhı gereken yeniçeri ocağına dokunmadı. Sultan üçüncü Mustafa Han da, Osmanlı askerî teşkilâtının ıslâh edilmesi gerektiğine inanmakla beraber, babası sultan üçüncü Ahmed Han ile amcası ikinci Mustafa Hanı tahttan indiren yeniçerilere karşı ihtiyatlı davrandı. Yeni teknik sınıfları geliştirmeye büyük önem verdi. Fakat bu sırada çıkan 1768-1774 Osmanlı-Rus savaşı sebebiyle başladığı işleri bitiremedi. 1787de başlayan ve sonra Avusturyanın da katılmasıyla devam eden Osmanlı-Rus ve Avusturya savaşlarında peş peşe uğranılan mağlûbiyetler, ocağın ıslâhının imkânsızlığını ortaya çıkardı. Sultan birinci Abdülhamîd Han da teknik sınıflar yetiştirmeye devam etti. Yeniçeriler bu yeni askerlere diş bilediler. Fakat ileri gelenleri, pâdişâhın veya sadrâzamın adamları olduğu için kazan kaldıramadılar. Sultan birinci Abdülhamîd Handan sonra tahta geçen ve ıslahatçı bir pâdişâh olan sultan üçüncü Selîm Han, askerî ve idâri sahalarda köklü yenilikler yaptı. Hazırlanan 72 maddelik ıslâhat tasarısıyla, yeniçeri ocağına haftada bir kaç gün tâlim ve terbiye mecburiyeti konuldu. Ayrıca Avrupa usûlünde Nizâm-ı cedîd denilen yeni bir ordu kuruldu. Yeniçeri ordusu kaldırılacak, yerine Nizâm-ı cedîd geçecek dedikodusunu yayan yeniçeriler, yeni kurulan orduya karşı çıktılar. Pâdişâha ve Nizâm-ı cedîde karşı olan diğer çevrelerle müşterek bir cephe teşkil ettiler ve Kabakçı Mustafanın etrafında toplanarak baş kaldırdılar. Kardeş kanı akıtılmasını istemeyen ve iyi niyetli olan sultan üçüncü Selîm Han, yeni kurmuş olduğu orduyu isyâncılara karşı kullanmadı. Bir süre sonra Nizâm-ı cedîdi ilga ettiğine dâir ferman yayınladı. Fakat isyâna devam eden yeniçeriler, Selîm Hanı tahttan indirip, dördüncü Mustafa Hanı tahta geçirdiler. Sultan dördüncü Mustafa Han zamanında tam bir başıbozuk sürüsü hâline gelen yeniçeriler, Silistrede ordugâhı yağma ettiler. İkinci Mahmûd Hanın tahta geçmesinden sonra, sadrâzam Alemdâr Mustafa Paşa, Nizâm-ı cedîdin yerine Sekbân-ı cedîd ordusunu kurdu. Yeniçeriler bu defa Alemdâr Mustafa Paşa ve Sekbân-ı cedîd aleyhinde çalışmaya başladılar. İstanbulda hâkimiyeti eline geçiren yeniçeriler, sadrâzamı öldürdükten sonra, sultan İkinci Mahmûd Hanı tahtan indirmek istediler. Mahmûd Han, üzerlerine kuvvet gönderip üç binden fazlasını öldürttü. Sonra da donanmaya emir verip yeniçeri ağasının konağını bombalattı. Pâdişâhla başa çıkamayacağını anlayan yeniçeriler ulemâya sığındılar. 1818de tekrar ayaklanan yeniçeriler, İstanbulda yer yer yangınlar çıkararak büyük tahribata sebeb oldular. Ulemânın ocağa dokunulmıyacağı hakkında Pâdişâhdan aldığı teminât üzerine de isyândan vazgeçtiler. İstanbul halkı, yeniçeri şerrinden sokağa çıkamaz oldu. Belli başlı bütün tüccar haraca bağlandı. Islahatçı, ileri görüşlü, fakat ihtiyatlı bir pâdişâh olan ikinci Mahmûd Han, plânlı bir şekilde ocak için tedbirler almaya devam etti. Kendisine sadıkane hizmet edecek olan Rusçuklu Hüseyin Ağayı yeniçeri ağası yaptı. Bu sırada çıkan Mora isyânının bu askerle bastırılamayacağını bildiğinden, Mısır vâlisi Kavalalı Mehmed Ali Paşadan yardım istedi. Sultan İkinci Mahmûd Han; Mayıs 1826da yeniçeri ocağının hayatiyetini yitirdiğine inanan devlet erkânı, ulemâ ve yeniçeri ağasını şeyhülislâmın konağında topladı. Yeniçeri ağasının, yeniçerilerin tâlime razı olduklarını bildirmesi üzerine ocaktan 7.650 neferin eşkinci nâmıyle talimli asker yazılmasına karar verildi. Hazırlanan eşkinci lâyihası ve huccet-i şeriyye okunup tasdîk edildiği gibi, şeyhülislâm efendi de fetvasını okudu. Bu suretle eşkinci askerinin tâlim yapacağı kesinleşti. Ancak bâzı yeniçeri ileri gelenleri tâlim aleyhinde sinsice faaliyete giriştiler. Yapılan tahrikler pâdişâh ile ocağı tekrar karşı karşıya getirdi. Pâdişâhın arzusu üzerine sancak-ı şerîf çıkarıldı. Devlet erkânı ve ulemâya halk da katıldı. Topçu, lağımcı ve kalyoncu askeri âsilere karşı büyük bir muvaffakiyetle mücâdele etti. 15 Haziran 1826 târihinde Osmanlı târihinde vaka-yı hayriye denilen bu hâdise neticesinde ocak söndürülmüş ve yeniçerilik tamamen kaldırılmış oldu. Tanzim edilen emr-i âlî ile durum îlân edildi. Böylece İstanbulda ve taşrada meydana gelen taşkınca hareketler son buldu. Yeniçeriliğin kaldırılmasıyla, devlet hazînesinde meydana getirdiği tahribat ortadan kalktı. Emniyet ve asayişten mahrum kalan halk huzura kavuştu. Üç yüz seneye yakın zamandır devletin başına gaileler açan, pâdişâhların, sadrâzamların ve nice devlet adamlarının şehîd edilmelerine sebeb olan fitne ve fesâd ocağı söndürülmüş oldu. Yeniçeri ocağının kapatılmasıyla birlikte, ocağa nüfuz etmiş olan ve halk arasında da tâbileri bulunan, kendilerine bektâşî diyen, fakat hakîki bektâşîlikten çok uzak olan hurûfîlerin tekkeleri de kapatıldı. 1) Üss-i Zafer (Mehmed Esad, İstanbul-1876) 2) Osmanlı Devleti Teşkilâtından Kapıkulu Ocakları-I (Uzunçarşılı) 3) Koçi Bey Risalesi (İstanbul-1972); sh. 16 4) Kitâb-ı Mesâlik-il-müslimin ve Menâf-ül-müminîn (Ankara-1980); sh. 34 5) Kitâb-ı Müstetâb (Ankara-1974); sh. 3 6) Rehber Ansiklopedisi; cild-18, sh. 162 7) Osmanlı Târihi (İ. H. Uzunçarşılı); sh. 144 8) Kitâb-ı Mesâlih-il-müslimîn ve Menâfi-il-müminîn ve Tenkidi (Mezûniyet Tezi, Selçuk Üniversitesi, Edebiyat Fakültesi Târih Bölümü, Konya-1981); sh. 81 |
|
| Yer İmleri |
| Şu anda bu konuyu görüntüleyen etkin kullanıcılar: 1 (0 üye ve 1 konuk) | |
|
|