![]() |
|
|
|
|
||
İLK GÖZ AĞRISI
Eskiden savaşlar şimdikinden çok olduğu için, Anadolu' nun hemen her köyünden, hemen her hanesinden şu yada bu cephede savaşan bir asker olurmuş. * * *Bu askerlerin geride kalan anaları, kardeşleri, hanımları, nişanlıları, yavukluları olurmuş elbette. Bu biçareler, vatanını, milletini, dinini muhafaza için cephe cephe koşan yiğitleriyle elbet gurur duyarlarmış ama ağlamadan, göz yaşı dökmeden de gün geçirmezlermiş. * * *Bazen aşikar, bazen gizli gizli ağlayan genç kız ve gelinlerimizin göz pınarları kuruyup gözleri çapaklanmaya ve ağrımaya başlarmış. * * *Birbirleriyle konuşurken, o zamanın terbiyesi icabı: * *"Senin yavuklun, senin kocan" diyemezler, utanırlarmış. * * *"Benim göz ağrımdan hiç mektup gelmiyor, seninkinden haber var mı?" diye sorarlarmış. * * *Bu deyim; "sevdiklerimiz içinde en birincisi anlamında kullanılır." |
||
|
|
||
İçeriği görmek için buraya tıklayarak kaydolunuz.
KEL BAŞA ŞİMŞİR TARAK
Şimşir sözcüğü, kılıç anlamına gelir. Deyimde kullanılan şimşir sözünün aslı çok sert ve dayanıklı olduğundan, tarak, cetvel v.b. yapımında kullanılan 'şimşir' ağacından gelmektedir. * * *Eskiden zengin bir aile, kızlarını gelin ediyorlarmış. Oğlan evine, adet olduğu üzere, bohça bohça hediyeler gitmiş. Kayınvalide, iki görümce ve eltilere, yaş ve aile içindeki durumlarına göre; altın, gümüş kaplamalı, fil dişi ve şimşir taraklar, diğer armağanlarla birlikte verilmiş. Küçük elti ağır ve ateşli bir hastalık geçirdiğinden saçları dökülmüş. Aile içindekilerden başka kimsenin, kadıncağızın kelliğinden haberi yokmuş. * * *Kendisine verile verile şimşir tarak verilmesi, küçük eltinin çok canını sıkmış. Kelliğini unutup, armağanları getiren kadına sızlanmış: * * *"Herkese altın, gümüş tarak, bana da şimşir öyle mi? Yemi gelin, daha bu eve adımını atmadan benimle uğraşmaya başladı..." Oğlan anası gelininin bu hareketinden utanmış ve üzüntü duymuş. O kızgınlıkla çıkışmış: "Senin ki gibi kel başa, şimşir tarak çok bile" deyivermiş. Bu deyim; "yoksul, ya da durumu kötü bir kişinin, vaziyetine uymayan, pahalı, gereksiz şeyler almaya kalkması gibi durumlarda kullanılır."*** |
||
|
|
||
İçeriği görmek için buraya tıklayarak kaydolunuz.
SULU DEREYE GÖTÜRÜP SUSUZ GETİRMEK
Zengin ve büyük bir aşiretin obasında, genç ve yakışıklı, yoksul bir çoban varmış. Aşiret reisinin kızına aşık olmuş. Kızın da çobanda gönlü varmış ama babası, kızını zengin biri ile nişanlamış. * * *Bir gün yoksul çobanla genç kızı kuytuda konuşurken görenler, aşiret reisine haber vermişler. İki aşık yakalanmış. Kızı çadırına hapsetmiş, çobana da bir ceza vermek üzere obanın yaşlıları toplanmışlar. Akçakocalardan, çobana acıyan biri şöyle bir teklifte bulunmuş: "Bu çoban, bize işinin ehli olduğunu ispat etsin. Sürüsünü iki gün susuz bırakalım. Üçüncü gün sürüyü dereye götürsün ama su içirmeden geri çevirsin. Bunu başarırsa, kızı ona verelim" demiş. * * *Bunun imkansız olduğuna inanan ötekiler ve aşiret reisi teklifi uygun bulmuşlar. Sürüyü iki gün susuz bekletmişler. Üçüncü gün oba halkı toplanarak çobanı izlemeye koyulmuş. Kavalını çala çala sürüyü dere kenarına kadar getiren çoban, suyun kıyısına gelince, öyle içli çalmaya başlamış ki, sürünün başı olan koyuna adeta yalvarmış. Sürüyü geri döndürüp obaya getirmiş. Sonra kızla da evlenmiş. * * *Bu deyim, bir kimseden daha akıllı olmak, başkalarını kolayca aldatabilecek kadar kurnaz kimseler için kullanılır. |
||
|
|
||
İçeriği görmek için buraya tıklayarak kaydolunuz.
EL SÖZÜNE UYMAK
Kurt acıkmış. "Gidip karnımı doyurayım" demiş. Dere tepe dolaşırken ne görsün; körpecik bir ceylan aşağıdan çıkılmaz, yukarıdan inilmez bir kayanın başında duruyor. * * *"Ben şimdi ne edeyim de bu yavruyu oradan alayım" diye düşünmüş, taşınmış. Sonunda; en iyisi "konuşup ikna etmek" demiş. "Ah badem gözlüm. Ah yavrum, ah ciğerim. Sen çok toysun, böyle sarp kayalıklarda, sivri dişli taşların üzerinde, dibi gelmez uçurumlarda ne dolaşırsın. Düşersin, ayacığın kırılır. Başın yarılır. Parça parça olursun. * * *Şu yemyeşil çayırlar, taze otlar, şu dereciğin kıyıcığı neyine yetmiyor da, o tatlı canını tehlikelere atarsın. Hadi gel, in aşağıya. Ben seni gezdirir, tozdururum..." diye dil üstüne dil dökmüş. Ceylancık bir kurda bakmış, bir de kurdun salyalı sulu ağzına: * * *"Yok kurt amca. Anacığım bana dedi ki; el sözüne uyma, ben burada iyiyim. Sen var git yoluna." * * *Bu deyim; "tanımadığın kişilerin sözüne, öğüdüne kulak asma manasında kullanılır." |
||
|
|
||
İçeriği görmek için buraya tıklayarak kaydolunuz.
AKIL TAHTASI NOKSAN
İstanbul' un en büyük mezarlıklarından biri olan Karacaahmet, Üsküdar semtinde bulunur. Eskiden bu semtin marangozları, normal işlerinin yanında tabut yapıyla da uğraşırlarmış. * * *Böyle bir marangoz dükkanında kalfa olarak çalışan pek evhamlı ve ödlek bir genç varmış. Onun bu zaafını bilen komşu dükkanlardaki arkadaşları da, kendisine etmedik eşşek şaksı bırakmazlarmış. * * *Günlerden bir gün, ustasının bir hafta dükkanı tümüyle kendisine bıraktığı bir sırada, arkadaşları muzipliklerini iyice abartmışlar. Zavallıya, aklını oynatacak derecede bir şaka yapmışlar. * * *Zavallı kalfa bir ikindi üzeri dükkanda tek başına çalışırken, duvara dayalı tahtalardan bir kaçı kımıldamaya başlamış. Bir ikisi devrilmiş ve arkalarından beyaz çarşaflara bürünmüş, elinde, tepesinde bir kuru kafa takılı sopayla biri çıkmış. * * *"Usta, bu benim tabutu hala çakmadın mı? Ortada kaldım. Bekletme beni" diye bağırmış. * * *Zavallı kalfa "Tahtalar oynadı! Tahtalar oynadı!" diyerek dükkandan fırlamış. Bir daha da aklını başına toplayamamış. * * *Bu deyim, aklından zoru olanlara, ya da böyle davranışlarda bulunanlara söylenir. |
||
|
|
||
İçeriği görmek için buraya tıklayarak kaydolunuz.
AKLI KESMEK
Deyiminin kullanıldığı söz gelişi: Bir işe girişmeden önce, onu yapmak akıl gücünün ve kabiliyetlerinin elverişli olup olmadığını tartmak, yollamak ve hesaplamak gerektiğini belirtmek için söylenen bir deyim. Bu ünlü tâbirin hikâyesi şöyledir: Bilindiği gibi, Halk arasında Lokman Hekim diye ün salan meşhur bilgin ve filozof İbni Sina (Ebu Al'i Hüsyeyin) -980-1037 aslen Belh şehrinin yerleşmiş bir Türk ailesinin çocuğudur. Samani Devletinin başkenti olan Buhara yakınlarındaki Afşan kasabasında doğdu. On yaşında Kur'anı ezberledi, 18 yaşına kadar devrinin bütün bilimlerini okuyup en yüksek dereceyi buldu. En çok Tıp dalına merak etti, tıpla uğraştı. Yüzden fazla eseri olup Doğu ve Batı dillerinin hepsine tercüme edilmiştir. Eserlerin pek çoğu: Tıp, Fizik ve Astronomiye aittir. İbni Sina, tahsil hayatının ilk çağlarında (Riyaziye) denilen Matematik derslerim pek kavrayamamıştı. Bir türlü aklı eriniyordu. Bir gün kırda gezerken bir kuyu gördü. Kuyunun ağzında mermerden oyulmuş, çember şeklinde bir bile*zik vardı, kuyu ağzının büyüklüğüne göre yapılmış ve konulmuş olan bu taşa dikkatle baktı, mermer bileziğin iç tarafları, kova ipinin sürtüşmesiyle sanki oluk oluk oyulmuş ve kesilmiş gibiydi. Kovanın bağlı bulunduğu urgan, kuyu dibine her iniş ve çıkışta bu mermere sürte sürte onu aşındırmış ve nerede ise kesecek kadar derin oluklar vücuda getirmişti... Büyük bilgin daha çocuk yaşta idi, fakat bu olay ona çok tesir etmişti. Derin derin düşündü ve şöyle dedi: -Urgan gibi yumuşak bir cisim nasıl oluyor da Mermer gibi en sert ve çetin bir taşı böyle kesiyordu? demek ki herhangi.bir işte azmetmek, çaba harcamak, sabır, sebat ve direniş göstermek başarının temeliydi. Urgan mermeri nasıl kesmiş ise, benim aklım da matematik derslerini aynı şekilde ve zaman harcayarak kesebilir. O günden sonra Matematik derslerine büyük bir sebat ve dikkale sarıldı ve sonunda muvaffak olup eserler yazdı. Dilimizdeki: (Aklın kesiyor mu?) deyiminin kökü bu olaydan geldiği söylenmektedir. |
||
|
|
||
İçeriği görmek için buraya tıklayarak kaydolunuz.
AKIL TOKMAĞI
Kişinin aklını başına getiren, olumlu yöne döndüren, ani olaylar*dan söz edilirken, akıl tokmağı deyimi kullanılır. Eskiden sinirleri bozulanları, evliyalara, türbelere götürüp, oku*turlardı. Türbenin postnişini, türbedar olan zat, hastayı muayene eder, sonra ya alı koyar veya başka bir türbeye götürülmesini tavsiye ederdi. Bazen, birkaç gün için türbede bırakılan hasta, gündüzleri türbedar tarafından okunup, üflenir, kimi zaman, akıl Tokmağı denilen, ağaçtan yapılmış bir tokmağı türbedar, ansızın hastanın başına hafiften indirirdi. Habersiz başına indirilen tokmak darbesiyle hasta, aklını hafızasını yeniden toplardı. Belki de şimdiki şok tedavisinin elektriksiz bir çeşidi olan bu usul, kişilerin üzerinde ani ve olumlu tesiri olan olaylarda, akıl tokmağı deyiminin kullanılmasına neden olmuştur. |
||
|
|
||
İçeriği görmek için buraya tıklayarak kaydolunuz.
ASLINA HUUUUU NESLİNE HU
Bazen, soysuz, yerini hak etmeyen kişiler de yüksek yerlere gelir. Ama zaman zaman küçük, soysuz davranışlarla kendini belli eder. Bu gibi kişiler için söylenen "aslında huu, nesline huu" deyiminin yakıştırma hikayesi şöyledir: Vaktiyle bir hükümdar, vezirlerine emir vermiş: "Her kim bana Hızır Aleyhisselâmı bulur, getirirse, onu zengin edeceğim." Kimse bu işe cesaret edememiş. Çok fakir bir ihtiyar adam, uzun uzun düşündükten sonra; "Şurada kaç gün ömrümüz var. Karım da, ben de bu yaşa kadar yoksulluk içinde yaşadık. Bu işi yaparım diye ortaya çıkıp, Padişah'tan zaman istersem, hiç değilse o zaman süre*since rahatlık ve bolluk içinde yaşarız. Süre dolunca, ortadan kayboluruz" demiş. Kadıncağız da razı olunca, sarayın yolunu tutmuş. Hükümdar, ihtiyara kırk gün gün süre tanımış. Kırk gün içinde Hızır'ı bulup getirmezse, başından olacağını söylemiş. İhtiyarla karısı, kırk gün bolluk ve mutluluk içinde yaşamışlar. Yemiş içmiş, rahat etmişler, kırkıncı gün kaçmayı planlamışlar ya, uyuya kaldıklarından, becerememişler. Saray adamları, erkenden gelip almış ihtiyarı, saraya götürmüş. Saraya giderken, cüceye benzer biri, ihtiyarın arkasına takılmış. İhtiyar adam, hükümdarın ayaklarına kapanmış, yoksulluk yüzünden yalan söylediğini anlatıp, af dilemiş. Hükümdar, ateş püskürerek, en büyük vezirine sormuş: -Sen söyle, koca Vezirin, bu herife ne ceza verelim? -Hakanım bu adamı kırk katırın kuyruğuna bağlayıp süründürelim, demiş büyük vezir. -Aslında huuu... nesline huuu... diye seslenmiş ihtiyarın yanındaki cüce Hükümdar ortanca vezirine de sormuş. Ortanca vezir: -Hükümdarın, bu herifi keşkeş gibi ezelim, leşini köpeklere verelim, demiş Cüce tekrar konuşmuş: -Aslına huuu... nesline huuu.... Hükümdar, küçük vezirine de sormuş: "Sen ne dersin" diye. -Yüce Hakanım, demiş küçük vezir... Bu zavallı ihtiyar zaten ömrünün sonuna gelmiş. Yokluk yüzünden bir yalancılık etmiş. Büyüklük şanına bağışlamak yakışır... Bağışlayın gitsin. -Aslına huuu... nesline huuu... Diye duyulmuş cücenin sesi yeniden. Hükümdarın dikkatini çekmiş; ihtiyara sormuş: -Cüce, Hükümdarın yanına yaklaşarak selâm vermiş: -Ey hükümdar... demiş. Senin büyük vezirinin babası katıra idi. Ondandır. Ortanca vezirin babası keşkeşçi idi. Herkes babasının izini güder. Şu en küçük vezirin yok mu? İşte onun babası da yine vezirdi. Vezir oğlu vezir olan vicdanlı insan, şu zavallı ihtiyarın bağışlanmasını senden istedi. Bu nedenle deminden beri hepsine "Aslına huuu... nesline huuu..." dedim., Hakanın merakı bir kat daha artmış: -Peki, sen kimsin? Bunları nereden biliyorsun? diye sormuş. -Ya sen bugün kimi bekliyordu? diye sormuş cüce, bir düşün ve hatırla bakayım. Sonra, küçük veziri işaret ederek: -İşte vezir. Kendini işaret ederek: -İşte Hızır. deyince, oracıkta kayboluvermiş. |
||
|
|
||
İçeriği görmek için buraya tıklayarak kaydolunuz.
Ağzına Tükürmek
Bebek yahut küçük çocukların, manevi itibarına ve ermişliğine inanılan kişilere götürülerek ağzına tükürttürülmesi ve ardından da ileride o kişi gibi ulu bir zat olması için dua istenmesi yakın zamanlara kadar geçerli olan Anadolu adetlerinde biriydi. Eski tekkelerin eşikleri bu sebeple çok aşınmış olsa gerektir. Bütün bunlardan anlaşılan o ki argodaki ağzına tükürmek deyiminde bir üstünlük mücadelesi vardır. Birisinin ağzına tükürdüğünü veya tükürmek istediğini “ağzına tükürdüğüm” veya “ağzına tüküreyim” gibi basma kalıp deyimlerle ifade eden kişi, söz konusu meselede ağzına tükürülenden daha usta olduğunu veya olabileceğini ima etmeye çalışmakta, “bu konu da ben onun ağzına tükürürüm!” diyerek de bir nevi tehdit savurmaktadır. Ağza tükürmenin yalnızca hasta okumağa özgü bir gelenek olmadığını şu hikayeden anlamak mümkündür: Vaktiyle, saçma sapan şiirler yazan bir şair, Molla Camii’nin meclisinde, -Üstat, demiş, dün gece rüyamda şiirler yazıyordum ki Hızır aleyhisselamı gördüm. Mubarek ağzını tükürüğünden bir parça benim ağzıma tühledi. Molla cami adamın şiirlerinde keramet sezilmesi için böyle söylediğini ve güya Hızır’ın feyiz verici nefesine mas har olduğuna dair yalancı şöhret peşinde koştuğunu anlayıp cevabı yapıştırmış: - Be ahmak, öyle değil. Bence Hızır aleyhisselam bu şiirleri senin yazdığını görünce yüzüne tükürmek istemiş, ama o sırada ağzın açık olduğundan, tükürük suratına geleceği yerde ağzına girmiş!.. |
||
|
|
||
İçeriği görmek için buraya tıklayarak kaydolunuz.
İnsanoğlu Kuş Misali:
Zamanında Üsküdar’da bir “Miskinler Tekkesi” bulunurmuş. Adından da anlaşılacağı üzere buraya yurdun en tembel, en miskin insanları takılırmış. İşte burada iki miskin kendilerine iki sandalye bulup oturuyorlarmış. Gel zaman git zaman havalar gittikçe soğumaya başlamış. Tekkeninde penceresi açık ama kimsenin ayağa kalkıp pencereyi kapatmaya mecali yok. Birinci miskin: Yahu havalar iyice soğudu, şu pencereyi kapatmak lazım. İkinci miskin: Doğru söylüyorsun mirim, kapatmak lazım. Aradan saatler geçer, haftalar geçer, hatta ay geçer, yine aynı diyalog aralarında sürer gider. Sonunda birinci miskin daha fazla dayanamaz bütün gücünü toplayıp karşı pencereye ulaşır, camı kapatır ve hemen oracıktaki bir iskemleye kendini bırakır. Sonra öteki miskin arkadaşına şunları der: “Ya mirim gördün mü, insanoğlu kuş misali. Dün neredeydim, bugün neredeyim” |
||
| Yer İmleri |
| Şu anda bu konuyu görüntüleyen etkin kullanıcılar: 1 (0 üye ve 1 konuk) | |
| Konu Araçları | |
| Görünüm Modları | |
|
|