| 09 Temmuz 2026, 02:13 | |
|
İçeriği görmek için buraya tıklayarak kaydolunuz.
Ölü Bir Deniz Yıldızı
Ey sonbahar! ey düşsel yolculuk! seni Dolaştım yaz sıcaklarında, bekledim Duydum ki benim değildi artık, doğanın Kalbiydi uçurumlar toplamı kalbim. De bana, anlat bana, öyleyse neden hatırlıyorum onu O fırtına kuşunu gölgesini yere düşüren Gittiydi geldiği yere, uzaklığına Döner mi bir daha dönmez mi bilmem Yüklenip yittiydi gözden onca çırpınışları Ne sevinç bıraktıydı içimde, ne keder, ne acı Bir sen kalmıştın sen, ey sonbahar ilimi, dörtnala gelen Bir atın kalkışı gibi kalkıp da gözlerimden. Parlar ki şimdi arasıra geceleri Diplerde, derinlerde, yalnızlığımda Ölü bir deniz yıldızıdır mutluluk O nedensiz mutluluk, olsa da olur olmasa da. -Edip Cansever
__________________
Atatürk, koca bir fikirdir. Kıt kafalara sığmaz.
|
|
| 09 Temmuz 2026, 02:13 | |
|
İçeriği görmek için buraya tıklayarak kaydolunuz.
Ölü Mü Denir
Ölü mü denir şimdi onlara Durmuş kalpleri çoktan Ölü mü denir şimdi onlara Kımıldamıyor gözbebekleri Ölü mü denir peki En büyük limanlara demirlemiş En büyük gemiler gibi Kımıldamıyor gözbebekleri Ölü mü denir şimdi onlara. Suratları gergin Suratları kararlı Belli ki çok beklemişler Kabuğundan çıkan bir portakal gibi gelen sabahı Suratları gergin Bir savaş alanına benziyor suratları Dudakları nemli Son defa kendi etini öpüp Yani son defa gerçek bir insan etini Hazla kapanmışlar öyle Geçirmiyor gövdeleri soğuğu Geçirmiyor sıcağı da Ve ikiye ayrılmış bir nehir gibi bacakları Akıyorlar sonsuza Ölü mü denir şimdi onlara. Kimse hüzünlü olmasın Sırası değil hüznün daha Bir gün bir şehrin alanında Bir mermer yığınının gözlerine Omuzlarına düşerse bir çınar yaprağı Hüzünlensin yaşayanlar o zaman Sırası değil hüznün daha. Öylesine sıkılmış ki yumrukları İyice sıkılsın yumruklar Saklansın diye bir armağan gibi bu katılık Öylesine sıkılmış ki yumrukları Kimse hüzünlü olmasın Kimse hüzünlü olmasın diye Sırası değil hüznün daha. Unutulsun bir gövdeye duyulan hasret Unutulsun bu alışılmış duyarlık O kadar sade, o kadar kalabalık ki Unutulmaya değer onların insan gövdeleri Ve unutulmalı mutlaka Dolsunlar diye yüreklere Dolsunlar damarlara. Ölü mü denir Ölü mü denir şimdi onlara. -Edip Cansever
__________________
Atatürk, koca bir fikirdir. Kıt kafalara sığmaz.
|
|
| 09 Temmuz 2026, 02:14 | |
|
İçeriği görmek için buraya tıklayarak kaydolunuz.
Ölümün Konumu
Ölüsünün ağzında bir düzlüğün ölüsü Ben kendimi isterim her yerdeki bir yerde Ayak bileklerimin üstünde iki kıvrım Unuttuğum bir şey var, onun içinde Ve yadırgadığım. Ben kendimi taşırım İçinde olmadığım bir güne Bir yaprak biçiminde--boşluksa tırtıl-- Bir de işte tek kalmanın acısı, bir de Nemli toprakta yüzükoyun Yokluğuma kar biriktiren yazla birlikte. İmgesiyim ölümün. -Edip Cansever
__________________
Atatürk, koca bir fikirdir. Kıt kafalara sığmaz.
|
|
| 09 Temmuz 2026, 02:14 | |
|
İçeriği görmek için buraya tıklayarak kaydolunuz.
Ona Bir Kolye Vermiştim...
Ona bir kolye vermiştim kendi sözlerinden Sürekli bir gülümseyişle yüzümdeki Görülmemiş bir ustalıkla acıyı ters yüz eden. Elbette bir ustalıktır bizim sevgimiz Mutlu bir yolcu gibi yol kenarlarındakilere el eden. Bu kentin her yanını unuttuk Kimbilir nerde daha bir postacı ölürken. -Edip Cansever
__________________
Atatürk, koca bir fikirdir. Kıt kafalara sığmaz.
|
|
| 09 Temmuz 2026, 02:15 | |
|
İçeriği görmek için buraya tıklayarak kaydolunuz.
Otel
I Denizin alçalışıyla otel bir düştü Binlerce kalıntı şehir değerinde Sularla kaçışan ölümler türküsü Sırdaş olan denizlerin diline Taşlaşmış hayat ürpertileri ardından Şekilsiz, oynak ve iniltili Pembe, daha doğrusu bir çocuk gülüşü renginde İzleri deniz hayvanlarının Belli ki bir adı var onların, varsa da Gezinir mi hiç mi hiç adı olmayan burada Bir dirilişe bile ayak uyduramayan burada Mevsimi olmayan mevsim sürüleri Yumuşak yüzgeçleriyle dalgınlığımı yalayan Anılar, anı sürüleri Hep birden unutulmuşluğa dadanan Hep birden, ama tek bir yaratık gibi Çıkarak gözlerime yarı loş mağrasından Görülmemiş bir şekilde intihar ederdi. O zaman belki bendim, belki bir şekil bildirisi Gibi o zaman işte çok değerli bir taşa Bakar gibi ben İstekli, sonra durgun, giderek düşünceli Derdim ki -daha doğrusu yaşardım- Mutluluk alışılmış bir kötümserlikti Ki tarih aldatılırdı, korkardım Gözü dönmüş bir kuşun göğsünü didikler gibi Bağrını açar gibi bir azizin Açardım ben de içimi - bu şehir kimin? Kimsenin değil - Baktıkça, baktıkça oaraya bakır Ne düşerse içine zehir Köpürür köpürür köpürür Önce asit, derken bir doğa parçası gibi Yaprak bir parça yaprak olana kadar Su bir parça su olana kadar Ben onlara su ve yaprak diyene kadar Demek istediğim yaşamak bir parça yaşamak oluncaya kadar Zamanlar, zaman sürüleri.. Bazı adamlar ki bu zamanlara Dokunur geçerlerdi Yani bir piyanya ve onun tek bir tuşuna Dokunur gibi Ses, o kalın ses, hiçbir şey umdurmayan Doru bir at dilinde orman ve su Korkuyu, sonra da yalnız korkuyu Büyüten ordan oraya Sayısız çeşitlendiren onu Yani bir hayat olarak çıkaran karşımıza Bir sesti bu Sadece bşr ses idiyse, bir durup bir boşaldıkça İçimize düşüren boynumuzu Yerleşen bizi pek az tanıyan yüzümüze sonra da İğrenmenin koşulu bir at gibi durduğu Bir uzunluğu ya da bir alanı olmayan yüzümüze Yerleşen Sızdıkça sızan bir çay saati gibi içimize Yani bütün bir burukluğu birden içeren Ve soran birden sorusunu Hanlarda denk saran yolcuların Yağmura kuşkuyla bakan Gözleri gibi Ses, o büyük ses, desem ki Sorardı bize durmadan Sorardı ölümün bütün bildiklerini. II Ölüler dirilirdi. Çıkamazdım ki otelden Ben otelden hiç çıkamazdım ki Her şeyi bilen bir adam gibi gelip geçerdi Kış Ve hayaletler halinde kuş sürüleri Gündüz ve gece Gece desem gece, gündüz desem gündüz Ve desem ki, sonuncu günü Dünyanın insan eliyle yaratılmasının Sonuncu günü Koridorlardan geçerdim. Koridorlar ki uzun desem uzun, kısa desem kısa Aslında bana göre bir şekil Bir monolog da diyebilirim buna, içinde bir konuşma ürpertisinin = yer aldığı Kelimeleri olmayan bir yazı türü belki de Koridor Ve benim çağrışımsız sesleri düşüren ellerime Meyhanelerden gelen ve bir daha gelmeyen Ölü sesleri Sokaklarda karşıma çıkan ve bir daha çıkmayan Ölü sesleri Masa örtülerinin altına saklanan ve bir daha saklanmayan Resim ve para sesleri Ölülerin Merdivenleri inerdim. Merdivenleri inmek kolay desem kolay, kolay demesem gene kolay Bir diyalog olduğu için değil, zaten bir diyalogdur merdivenler İçinde insan uğultularının yer aldığı Ve kimsenin kimseye bir şey sormadığı. Ne var ki Ben onun yanından geçerken O benim yanımdan geçerken O döner dönmez köşeyi Ben yere eğilir eğilmez O dönüp bakarken gizlice Ben cebime sokarken elimi O gözetlerken beni köşeden Ben başımı çevirirken ansızın Bir anahtar sesi Bir sigara gürültüsü Yere düşen bir çakmak Kırmızı bir benzin istasyonu belirtisi. Güya Tanrının hep birlikte olalım diye çizdiği Bir salon Ben o salona varıncaya kadar Tanrı yok -ne kadarda geçmiş aradan- Salon ki otelin salonu yani Ve dirilmiş ölüler ayakta Bir ikon tasviri gibi Ya da bir Bruegel tablosundaki çılgın Belli bir zaman parçasını kımıldatıp da içinden Sayısız zamanlara götüren O birtakım adamlar Ki artık ölü bile değil hiçbiri, değil de Gelecek bir zamanı ısırır gibi Kocaman dişleriyle Avurtları, göbekleri ve falluslarıyla Yani kaç yerinden delinmiş olmalı ki dünya Dünya desem dünya Değil desem değil Yaralı bir hayvan gibi soluk soluğa. III O ben ki seviyordum beni yargılayan Bir otel diye seviyordum oteli Kendi yasalarıyla Aslına bakılırsa kendimi dolaştırıyordum bir bir Sokakları olmayan bir şehir için Yaralı ayaklarımla Alanları, parkları ve afişleri Olmayan bir şehir için Ben kimim -ki fülütler çalıyordum bazı- Çenk ve santur sesleri düşürüyordum Tevrattan Bir ot, bir çöl motifi Bir kafatasını, bir h=96 kuşunun haykırışını = düşürüyordum Karışık ve acıklı çöpleriyle Bir cellat ipi, bir korsan gemisi Bir yargıç ya da bir idam gerekçesi Zaten düşüyordu kendi kendine "Çıt" diye bir şey oluyordu bazen de -sessizlik- Diyelim bir ölü yer değiştiriyordu Tam yüz "sene" daha atlayarak geçmişten Yüz "sene" Ama belki de Issız ve sıcak duvarların ötesinde yaz Sert ve ince bir kabuk gibi Çatlayıp duruyordu gizlice Gidip ellerimi yağ kandillerine sürüyordum Nedense erimenin bu dıştan tadına Bırakıyordum kendimi Yukarda eski bir kule oluyordu, tahta -Uyarılmış sürgünlüğüm benim- Tahta desem tahta, değil desem değil Ya da bir kırıntı bir boşluk canavarının ağzında Oluyordu ki, bir rüzgar bile hiç yok Yok dediğim bile hiç yoksa Batırınca durgun göğsünü Gök kendini kanatıyordu orada. Fırtına, fırtına, fırtına Ben ki en azından bir durgunluğa çağrılıyordum Her şeyi bir bir yaşamış da.. Ve yanıtsız ve sessiz Bana kalırsa: - Yani o sular ki içinden Peygamber yüklü bir yunus balığa çıkarsa Hangi ilgi onu bir süre boşlukta tutacak Canım elbette Yunus batacak Yunus batacak - IV Denizse her şeyi unutturan bir adam gibi Gelecekti bir gün yeniden Demeye kalmadı geldi Sinirli bir gürültüyle yükseliverdi hemen Ardından bir iki şey daha oldu - nasıl anlatsam Kimse bunu daha yaşamadı ki - Sanki bir akvaryumun içinde Yapayalnız kaldım da ben Yanımda başka akvaryumlar ve İçinde başka birileri Doğrusu müthişti bu, denizin icat ettiği bir mezarlık gibiydik = başka değil Hepimiz az çok kımıldanıyorduk çünkü Hepimiz ağzımızı açıyorduk arada Bir sesi dışından olsun yakalamak için Ama nafile Yoktu ses Yok bile yoktu ki bir yerde Kapıdaki bir yaylı arabayla Süslü bir cenaze arabasına benzer bir arabayla Solukların iniltili bir dram yaratmasa Yoktu ses Ve yaşlı barmenin başı tezgahın ardında Saint Jean de Baptiste'in kesik Kesik desem kesik, yaşayan desem yaşayan Başı gibi sakin durmasa. EK Silik bir izlenim gibi kalıyordum kendimde Elimle filan bir şeyler yaptığımı görüyordum Seyrek de olsa konuşuyordum, örneğin Eski bir efsaneyi anlatıyordum birilerine Ya da bir yerleri tarif ediyordum yüzümü buruşturarak İçki de içiyordum, hem de sert içkiler içiyordum Bazen bir iki bardak Bazen de sabahtan akşama kadar Durmadan içiyordum Canım elbette, diyordum, nasılsa Otel batacak, otel batacak En önemlisi de tanıştırılır gibiydim biriyle Hiç kimselerin ilgilenmediği Bazı olayların tarihçisi olarak. -Edip Cansever
__________________
Atatürk, koca bir fikirdir. Kıt kafalara sığmaz.
|
|
| 09 Temmuz 2026, 02:15 | |
|
İçeriği görmek için buraya tıklayarak kaydolunuz. Öyledir...
Her sevda baslangıçtır bir yenisine Öyledir, her yoğun günün sonu Ezip geçer yalnızlığın burukluğunu. Sen ki kendinden uzak binlerce tepedesin Bir kentin alınışını seyreden, onurlu Eski bir askerle içiçesin. Kent alındı, gece, şehrayın Uzandın bitkin yatağına Sürüp dursa da dışarıda Bıkkınsın, içindeki şenliği itersin. Sürekli utkulardır mutluluk Sustukça duruldukça yitersin. Sabahtır sümbüller açmış çadırında Ellerin bir başka kentin varışlarında. -Edip Cansever
__________________
Atatürk, koca bir fikirdir. Kıt kafalara sığmaz.
|
|
| 09 Temmuz 2026, 02:16 | |
|
İçeriği görmek için buraya tıklayarak kaydolunuz.
Pathetique
Sıcak sıcak sıcak Oturmuştum otların üzerine Eski tiyatronun ortasındayım Saydam bir sarkaç gibi sallanıyorum durduğum yerde Buhardan ve güneş kokularından. Uzanıyorum toprağa yüzükoyun Papatyalar sırtlarını dönmüş çançiçeklerine Ne bir kımıltı var, ne bir ses Ne de bir düşünce, bir anımsama işte Diyorum, yaşamıma dadanan bir an bu Sophokles Aiskhlos'a dargın belki de. -Edip Cansever
__________________
Atatürk, koca bir fikirdir. Kıt kafalara sığmaz.
|
|
| 09 Temmuz 2026, 02:16 | |
|
İçeriği görmek için buraya tıklayarak kaydolunuz.
Patron Masaya Gelir
Ben patronum, şöyle böyle bir adamım Bırakın konuşayım Bir bira içeyim konuşayım Kim ne derse desin kadınlara düşkünüm Ne yapayım öyleyim Kadın dendi mi sanki ben Vişneli bir dondurmayı durmaksızın yalarım. Ruhi Beyi pek tanımam Yok, hayır, belki de iyi tanırım Neden derseniz ben herkesi iyi tanırım İşsizim, dülgerim, boyacıyım Herkesle bir olurum Kişiliksiz kalırım. Günün herhangi bir saatinde çıkar gelir Nasılsınız Ruhi Bey, derim O her zamanki gibi: iyiyim, iyiyim Şu köşedeki masa onundur Başkası oturmuyorsa gider oturur Şaraptan başka bir şey içmez Bazen şarapla birayı karıştırır Doğrusu sarhoşken hiç görmedim Tersine çok incedir, derim ki biraz da soyludur Nedense bulutlanır gözleri arada O zaman kimseyi görmez Uzaklara bakar yalnızca Benimle konuşurken, gazetesini okurken Ruhi Bey uzaklara bakar Sanırsınız ki işte çok uzaklarda bir Ruhi Bey daha var Bana öyle gelir ki durmadan geri çağırır onu Ama durmadan Ve alır karşısına - neden bilinmez - Suçlu bir çocuktur da sanki o, gizli gizli azarlar. Parası varsa verir Yoksa hiç bir şey söylemeden çekip gider Sonra bir cep saati vardır, arada çıkarıp bakar Ama bilirim saatle filan işi yoktur Zaten zamanla işi yoktur ki Ruhi Beyin Hep aynı elbiseyi giyer Yazın ceketini çıkarır Kravatı ip gibidir, incedir Ayaklarına hiç bakmadım O kadar ilginçtir ki yüzü, ayakları bilmem var mıdır. Bu meyhaneyi yirmi yıldır işletirim Doğrusu Ruhi Bey gibisini hiç görmedim Mısırçarşısı'nda baharatçı dükkanları vardır, bilirsiniz Ruhi Beyi ben o dükkanlara benzetirim Binlerce şeydir çünkü Ruhi Bey Nanedir, ada çayıdır, zencefildir Bu çevrede herkes onu tanır Bana sorarsanız tanımaz Şöyle ki, bir ayakkabı çivisi gibi kendine batar Şarabıyla batar, uykusuzluğuyla batar Gülmesi hüznüne Konuşması susmasına batar. Çok oturmaz, usulca kalkıp gider Sıkılır da mı gider, pek anlamam Anladığım bir şey varsa Şu bardağı görüyorsunuz ya Bardağa birayı boşalttığım gibi gider Gitmeden önce biraz silikleşir Sonra büsbütün solar Gerçekte Dört mevsimin karışımı gibidir Ruhi Bey. Size bir olay anlatayım, çok kısa Bir kış günüydü, kar yağıyordu Gök sapından boşalmış papatya yaprakları gibi duruyordu Kapıda Ruhi Beyi gördüm Gözleri kıpkırmızıydı Çiğnenmemiş karın üstünde İki tek kokina gibi duruyordu gözleri Beni birine gösteriyordu eliyle Yanında kimseler yoktu Birine yakınıyordu benden Yanında kimseler yoktu Bir adım daha attı Eli bir bıçak ucu gibi sipsivriydi, uzundu Ve nasıl olduysa oldu Yitirdim bir anda gözden Hani düş gördüm desem O zaman sağ bileğim niye kanıyordu.
__________________
Atatürk, koca bir fikirdir. Kıt kafalara sığmaz.
|
|
| 09 Temmuz 2026, 02:17 | |
|
İçeriği görmek için buraya tıklayarak kaydolunuz.
Petrol
Bıkmıştım, kediler damlarda vardı Adamlar geliyordu bir takım adamlardan Ben, Henri, Alain, bir de Bob Bugün hepimiz noksan. Bugün hepimiz noksan. Henri'yi tanıyoruz, kim der ki tanımıyoruz Henri'yi O bizim musluğumuzdur, çok hızlı akar Avrupadan Alain'se açlığımızdır, bir sürü kadınlar tanır Günün her saatinde ayrılan. Günün her saatinde ayrılan. Yorgundum, uzakta güller vardı Yeni bir gül oluyordu bir gülün oynamasından Bir ay yeni bir ay yapıyordu odaya girdiğini Biz Bob'u çok seviyoruz, Bob çünkü umutsuzun biri Ölüler gibi yani, en çabuk akılda kalan. Kim geçti bu leylaktan nedense anlaşılmaz Karışık yüzler aldık bir takım çarşılardan Ben, Henri, Alain, bir de Bob Burası Avrupa bazan da şiir olan Sizi anlıyorum -Ne çıkar bizi anlamaktan. -Edip Cansever
__________________
Atatürk, koca bir fikirdir. Kıt kafalara sığmaz.
|
|
| 09 Temmuz 2026, 02:17 | |
|
İçeriği görmek için buraya tıklayarak kaydolunuz.
Phoenix
Ben orda, akşamına orospular dadanan Camlarında pis sinekler gezinen, ben orda Eskimiş bir tutuşla şarabını içiyor Kadınlarda oluyor kadınsız bakışlarla Başıyla öne düşmüş yüreğiyle beraber Ya Tanrıya inanır ya da isyana. Kimseye vermiyor ki acılardan artarsa Kuytular çıkarıyor sevişmeler onlardan Bu nasıl bir bakış ki dünyaya intiharla Ya da hep kar yağıyor da düşünmesi siyahtan Öyle ya kim sevişirdi acıları olmasa Kim bakardı uzağa köpekleri saymazsam. Orası bir ölümdür şarabımı doyuran Ölünen yüzler gibi bir bütündür adamlar Vaftizi gün ışığında bir garip protestan Tanrısıyla sevişir, herkes bilir sevişmeyi o kadar Kim ne derse desin ben bu günü yakıyorum Yeniden doğmak için çıkardığım yangından. -Edip Cansever
__________________
Atatürk, koca bir fikirdir. Kıt kafalara sığmaz.
|
|
| Yer İmleri |
| Şu anda bu konuyu görüntüleyen etkin kullanıcılar: 6 (0 üye ve 6 konuk) | |
|
|